Excerpt for 5.6.7 Yaş Masallar by , available in its entirety at Smashwords













5.6.7 Yaş

Masallar















Eren SARI

5.6.7 Yaş Masallar

Copyright © 2017, (Eren SARI)

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

BİRİNCİ BASKI: 2017

Yayınevi Adresi:

NoktaE-Book Publishing

Aşağı Pazarcı Mah.1063 Sokak.No:7

Antalya / TÜRKİYE

Iletişim: noktaekitap@gmail.com

Web:http://www.noktaekitap.net

Bu kitabın tüm hakları ve sorumluluğu Eren SARI’ya aittir..

Kapak: NOKTA E-KİTAP

Yayınlayan: NET MEDYA YAYINCILIK

Nokta E-Book International Publishing









Tatildeki Kazlar

Yaz ayının kavurucu sıcaklarının olduğu günlerde üç samimi arkadaş olan kazlar hep beraber tatile çıkmayı planlamışlar. Nereye doğru gideceklerini bilemeyen kazlar haritadan gözleri kapalı bir yer seçmeye karar vermişler ve Fethiye çıkmış şanslarına.

Bizim tatildeki kazlar yolculuklarına çıkmak için hazırlanmaya başlamışlar. Eşyalarını, güneş kremlerini ve diğer gerekli şeyleri almışlar ve yolculuklarına başlamışlar. İsimleri Bubu, Dubu ve Kubu'ymuș. 3 yakın arkadaş çok heyecanlılarmış. Fethiye'nin meşhur denizi Ölüdeniz'e gitmişler varır varmaz ve bir de ne görsünler kendileri gibi bir sürü kaz! Hem çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuşlar üç arkadaş. Hemen onlarla tanışmak istemişler ve yanlarına gitmişler.

Bizim üç arkadaş buraya tatil için geldiklerini ve aslında haritadan seçtiklerinde Fethiye çıktığını anlatmışlar. Oradaki kazlar ise kendilerini bildi bileli bu sahildelermiș ve burayı çok seviyorlarmış. Bubu, Dubu ve Kubu etraflarına daha dikkatli bakmaya başlamışlar ve işte o zaman buranın güzelliğini anlamışlar. Çarşaf gibi dümdüz dalgasız bir deniz, karşısında ve arkalarında da alabildiğine orman ve dağ.

Doğasına hayran kalmışlar ve iyi ki buraya gelmişiz demişler. Tek sorun etrafta çok fazla insan varmış ve biraz ürküyorlarmıș. Bu kadar insana alışkın değillermiş çünkü.

Orada yaşayan kazlar ise insanlarla yaşamaya alışmışlar çünkü insanlar sabah geliyormuş ve akşam hava kararınca gidiyorlarmış. Burada denize giriyor, yemek yiyor ve güneşleniyorlarmıș. Kazlar insanlara, insanlar da kazlara alışkınlarmıș. Hatta ve hatta insanlar kazları çok seviyorlarmış, kazlı sahil diye özellikle buraya geliyorlarmış. Bizim üç arkadaş bunları duyunca rahatlamışlar ve diğer kaz ekibine katılmışlar.

Buradaki kazlar genelde sürü halinde dolanır, uyur ve otururlarmış. Bubu, Dubu ve Kubu'da onlara dahil olmuşlar hemen.

Günün ilerleyen saatlerinde Dubu sıcaktan bunalmış ve denize girmek istemiş bu yüzden de sürüden ayrılmış. Biraz serinlemek istemiş Dubu ama sonra diğer kazları ve özellikle de arkadaşlarını göremeyince paniklemiş. Etrafı bilmiyor ve hiç arkadaşlarını göremiyormuş.

Dubu başlamış ağlamaya. İçli içli ağlıyormuş ki sahildeki insanlar bir yeri incinmiş zannedip koşmuşlar yanına ama bakmışlar ki hiçbir şeyi yok.

Hala ağlamaya devam ediyormuş Dubu ve en sonunda arkadaşlarını görmüş uzaktan geliyorlarmış. Koşa koşa onlara doğru gitmiş Dubu ve kocaman sarılmış hepsine. "Sadece yemek aramaya gitti zaten burada kaybolma gibi bir şey olmaz" demiş orada yaşayan kazlardan biri. Dubu daha da bir rahatlamış ve onlara katılmış. Bakalım tatildeki kazları daha neler bekliyor?

























Kitap Kurdu

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde iki küçük kardeş varmış. Azize ve Ozan'mış isimleri. Bu iki kardeş kitap okumayı çok seviyorlarmış adeta kitap kurdu olmuşlar. Okuldaki Türkçe derslerini her şeyden çok seviyorlarmış çünkü her hafta bir ders kitap okutuyormuş öğretmenleri bu derste. Kitap kurdu iki kardeş ise her hafta o derse yeni bir kitap ile gelirlermiş. Öğretmenleri Azize ve Ozan'ı takdir eder ve diğer öğrencilere örnek olarak gösterirmiş. Azize ve Ozan kitap okuyamayınca mutsuz oluyor ve enerjileri düşüyormuş. Çünkü alışmışlar kitapların içinde yeni dünyalar keşfetmeye.Anne ve babaları bu durumdan çok mutlularmış çünkü kitap yetiştiremez hale gelmişler. Artık internetten aylık sipariş edip onlar için kocaman bir kitaplık oluşturmaya başlamışlar.

Bir gün anneleri hem onların çıkardığı listedeki kitapları sipariş etmek için hem de kendisine kitap bakmak için internete girdiğinde hem çok değişik hem de çok güzel bir şey ile karşılaşmış. Orman Kitap diye bir şey görmüş ve içeriği şöyleymiş; kitabın her sayfasında farklı bir tohum varmış ve kitap aslında okundukça kendi ormanını yaratıyormuş.

Bu kitabı büyük bir hevesle sipariş etmiş anneleri ve heyecanla kitabın gelmesini beklemiş. Azize ve Ozan yeni hafta için kitap seçmeye kitaplığa gittiklerinde karşılarında ağaç dallarıyla dolanmış iki tane kitap bulmuşlar ve merakla ellerine almışlar. Orman Kitabı ile işte o zaman tanışmışlar. Anneleri yanlarına gelmiş ve onlara kitabın özelliğini anlatmış. Çocuklar da anneleri gibi çok sevinmişler ve adeta kendi ormanlarını oluşturacakları için çok heyecanlanmışlar.

Her sayfadan sonra tohumlarını evlerinin çevresindeki parklara ve ağaçlık yerlere ekmeye başlamışlar Azize ve Ozan. Hem kendi ağaçlarını görmek hem de onları sulayabilmek için yakınlarına ekmek istemişler. Her kitaplarında sonlarına doğru gelince üzülen ve yavaş yavaş okuyan Azize ve Ozan bu sefer bu kitabı bir çırpıda okumuşlar. İki kardeş daha çok ağaç tohumu için okuldaki arkadaşlarına ve öğretmenlerine de kitabı tanıtmış ve büyük bir istekle anlatmışlar. Annelerine çok teşekkür eden iki kardeş bir sürü ağaca hayat verdikleri için çok mutlu olmuşlar çünkü ağaçların insanların nefesi olduklarını biliyorlarmış.





Oynayan Çocuklar

Güzel bir şehirde bir mahalle varmış. Orada güzel siteler, sitelerin içinde çocukların oynayabileceği alanlar, oyuncaklar, basketbol sahası varmış. Bu binalarda oturan ailelerin çocukları aşağıya iner güzel vakit geçirirlermiş. Ama bu evlerden birinde oturan iki çocuk hiç aşağıya inmezler, aşağıda mutlu bir şekilde oynayan çocukları pencereden, balkondan izlerlermiş. Aşağıya inip çocuklarla oynamayı eğlenmeyi o kadar çok istiyorlarmış ki… Ama anneleri izin vermiyormuş. Sebebi de üstleri kirlenir, bir yerlerine bir şey olur, düşerler diye korkuyormuş. Anneleri bu konuda çok hassasmış. Her gün bu şekilde devam edip geçiyormuş. Çocuklar bu duruma çok üzülüyor ama annelerini de ikna edemiyorlarmış.

Bir gün karşı komşuları bu durumu fark etmiş, işten eve dönerken bu iki çocuğun balkondan aşağıdaki oynayan bağıran çocuklara imrenerek baktıklarını fark etmiş. Aşağıdaki çocuklardan birine sormuş; “ anneleri izin vermiyor” demişler. Bu arada adam yani çocuk gelişim uzmanıymış. Adam çocukların haline üzülmüş ve anneleriyle uygun bir zamanda konuşmaya karar vermiş. Birkaç gün sonra adam iş dönüşü çocukların anneleriyle kapının önünde tanışmış ve selamlaşmışlar.

Adam kendini tanıtmış, kadına müsaitseniz sizinle bir şey konuşacağım demiş. Adam, “ çocuklarınızı hep balkonda görüyorum, bahçede oynayan çocukları izliyorlar. Dikkatimi çekti neden onlar inmiyor ve yaşıtlarıyla oynamıyor.” demiş. Kadın da sebeplerini açıklamış.

Adam, kadına yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Çocuklarınızın yaşıtlarıyla vakit geçirmesinin, oyun oynamasının kişiliklerinin sağlıklı bir şekilde gelişmesine yardımcı olacağını anlatmış. “Yaratıcılıklarının gelişimi, sağlıklı birer birey olmaları için günde birkaç saat da olsa oyun oynamaları gerektiğini ifade etmiş. Böyle yaparak çocuklarınıza yarar değil zarar veriyorsunuz demiş. Bırakın düşsünler üstleri kirlensin, ufak tefek düşmelerden bir zarar gelmez” demiş ve “hem çocuklarınızı da mutsuz ediyorsunuz” demiş. Anne de bunu anlamış, doktora teşekkür etmiş, çocuklarını her gün iki saat bahçeye göndermeye başlamış. Arada bir pencereden onlara bakıyormuş. İki kardeş çok mutlularmış. Doyasıya oynayıp eve çıkıyorlarmış. Anneleri de onlar mutlu diye çok memnun olmuş.





Metin ve Feyza

Bir varmış bir yokmuş 9 yaşlarında iyi bir arkadaş olan Metin ve Feyza varmış. Metin ve Feyza araştırmayı, üretmeyi seven iki arkadaşlarmış. Yine bir gün okul sonrası toplandıklarında Metin ve Feyza, apartmanlarının önünde icat yapmak için oyun oynuyorlarmış. Mesela Metin, uzaya en hızlı nasıl çıkılacağını araştırıyormuş, Feyza da astronot olarak görev alacakmış bu projede. Ohoo onları kimse durduramazmış. Başlamışlar hemen araştırmaya…

Bu iş için iyi bir hayal gücünün yanında iyi de bir matematik bilmeleri gerektiğini fark etmişler. “Feyza” demiş Metin. “ Tüm bu hesaplamaları biz nasıl yapacağız?” “Hiç merak etme Metin” demiş Feyza. “Her şeyi araştırabiliriz. Eskiden arkadaşlarımız nasıl yapmışlarsa biz de yapabiliriz. Haydi çalışmaya!”

Ve başlamışlar araştırmaya. Baktıkça, okudukça inanılmaz şeyler buluyorlarmış. Her buldukları yeni bir şeyde de hevesleri artıyor ve mutlu oluyorlarmış. Birincisi bir eşyada füzeyi tasarlamak için ne yapacaklarına karar vermişler.

Minik füzelerinin uçup uçamayacağını da hesaplamaları gerekiyormuş.

Feyza ilk okula gittiğinden beri çok başarılı bir öğrenciymiş. Ama her alanda değil. Özellikle matematik konusunda. Matematik onun için ayrı bir dünyaymış adeta. Metin’le beraber gece gündüz hesaplamalar, tasarımlar sonucu ilk mini uzay araçlarını tasarlamışlar. Adına da matematiği çok sevdikleri için “Pi” ismini vermişler. “ Evet Pi, seni Feyza ve Metin olarak bu notla beraber uzaya gönderiyoruz. Sen bizim ilk icadımızsın." demiş Metin. Feyza ise hemen devam etmiş, "Daha öğreneceğimiz çok şey var ama şimdilik biz uzaya gelene kadar sen havadaki diğer arkadaşlarının yanında iyi vakit geçir.”

















Basketçi Efe

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde ortaokula giden Efe isimli bir çocuk varmış. Efe ana sınıfından bu yana basket öğrenmeye gidiyormuş. Okulunda da takıma girmiş. Efe basketi çok seviyormuş ve bu gelişimini, yeteneğini ileriye de taşımak istiyormuş. Yerel belediye basket takımlarından ülke geneli basket takımlarına girmek istiyormuş. Ailesi Efe'yi destekliyor ve onun yanında yer alıyorlarmış. Gün geçtikçe Efe boyu daha da uzar diye düşünürken bir türlü boyu uzamıyormuş. Kısa boylu kalacağından çok korkuyormuş. Çünkü takım arkadaşları gün geçtikçe daha da uzuyormuș. Bu boy konusunu takıntı haline getirmiş. Basketçi Efe korkuyormuş hocası onu takımdan çıkarır, belediye takımına giremez diye. Kafasında sürekli bunları düşünerek günlerini geçirmeye başlamış.

Ders çalışırken, yemek yerken, basket oynarken, arkadaşları ve ailesiyle konuşurken hatta rüyasında bile boyuyla ilgili tartışıyormuş kendisiyle. Efe'nin bu düşünceli ve keyifsiz hali babasının dikkatini çekmiş ve bir akşam yemekten sonra yürüyüşe çıkmayı teklif etmiş. Efe kabul etmiş ve evlerinin oradaki parkta yürümeye başlamışlar. Babası önce onu konuşturmaya çalışmış ve kafasını dağıtacak sorular sormaya, konular açmaya çalışmış.

Efe hep aynı ses tonuyla ve hemen hemen aynı cevapları veriyormuş. İşte o zaman babası Efe'yi durdurmuş ve çimenlere oturmuşlar. Babası, "Senin canın neye sıkkın Efe, bana her şeyi anlatabilirsin biliyorsun oğlum," demiş. Efe biraz da oyalanmak ister gibi konuyu değiştirmeye çalışmış ama en sonunda babasının ısrarı karşısında dayanamamış ve her şeyi anlatmış.

Günlerdir içinde tuttuğu ve kafasından atamadığı boy sorununu her detayına kadar anlatmış ve sonra başlamış ağlamaya. Babası Efe'ye sarılmış ve, "Kendini sıkma ağlamak istiyorsan bırak ağla," demiş ve bir süre hiç konuşmamışlar.

Biraz zaman geçtikten sonra babası, "5 yaşından beri bu sporun içindesin Efe ve yeteneklisin. Boyu kısa basketbolcular var hiç maç izlememiş gibisin. Önemli olan boyunun diğerlerine göre kısa oluşunu bir avantaja çevirmek. Bu senin elinde." demiş ve Efe babasına teşekkür ederek ona kocaman sarılmış. Ertesi gün adeta yenilenmiş bir şekilde uyanmış. Babasının dediği gibi boyunun kısalığı ona engel olmasın yarar sağlasın diye daha fazla çalışmaya başlamış ve kendine güveni tekrar yerine gelmiş.





Arkeolog Aile

Uzak ve çok kalabalık olmayan bir şehirde bir aile yaşarmış. Bu ailede anne ve baba arkeologmuş. Bu aileye arkeolog aile derlermiş. Arkeologlar tarihi kalıntıları ve eşyaları toprak altından çıkarmak ve onları incelemek için çalışırlarmış. Ailenin bir de çocukları varmış.

Tarihi kalıntılar genelde şehirden uzak olduğu için bu ailede çok kalabalık olmayan bir şehirde yaşıyormuş. Çocuğun en sevdiği şey ise ailesi ile birlikte kazı yapmaya gitmekmiş. Sürekli yeni şeyler keşfediyor ve toprak kazıyormuş. Bu da onun çok hoşuna gidiyormuş.

Anne ve babasından dolayı en büyük hayali bir arkeolog olmakmış. Çünkü bu işi yapmayı gerçekten çok seviyormuş. Küçük fırça ve küreklere birlikte kazıya gitmek istiyormuş her gün. Eğer toprağın altında bir şey bulurlarsa, onlara zarar vermeden gün yüzüne çıkarmayı çok seviyormuş. Bir gün yine anne ve babası ile birlikte kazı yapmaya gitmişler.

Küçük çocuk annesinin ona verdiği tüm minik aletleri her seferinde götürüyormuş. Şu ana kadar çok değerli bir tarih eseri bulamasa da yine de hevesinden vazgeçmiyormuş.

Kazı yerine gelmişler ve başlamışlar minik fırça ve küreklerle çalışmaya. Tüm gün boyunca yapmaya başlamışlar. Belirli bir bölge varmış ve orayı bitirmeleri gerekiyormuş.

Ama dikkatli davranmaları gerektiği için çok yavaş yapıyorlarmış. Aradan bir kaç saat geçince aniden bir mucize olmuş. Minik çocuk ilk defa çok değerli ve eski bir kalıntı bulmuş. Hemen onu kazmaya başlamış ve çok nazik davranmış. Annesi ve babası ise onun için çok heyecanlanmış. Çocuklarının ilk heyecanı onları da çok mutlu etmiş. Küçük çocuk ise güzel ve değerli bir şey bulmak için sabretmesi gerektiğini anlamış.

















Minik Aşçı'nın İlk Tatlısı

Yaz tatili geçip giderken herkes deniz, yayla tatillerinde ya da çalışırlarken bizim minik aşçımız ise her gün yeni şeyler öğrenmeye devam ediyormuş. Harika pesto sosundan sonra yeni ödevi bir tatlı yapmakmış. Minik Aşçı ilk tatlısı için çok heyecanlıymış ve harıl harıl düşünüyormuş ne tatlı yapsam diye. Tatlı yapmasının nedeni ise, bir süre tatlı kısmında bulunmuş minik aşçı ve tatlı yapmanın o bol detaylı ve uğraştırıcı sürecini çok merak ediyormuş. Babası onun bu merakını ve azmini çok seviyormuş, onda kendi küçüklüğünü görüyormuş adeta.

Minik Aşçı'nın okul arkadaşları onu görmek istiyormuş ama Minik Aşçı genelde restorana tıpkı bir öğrenci gibi orada çalışan herkesten bir şeyler öğreniyormuş. Restoran ve mutfakla ilgili bir şeyler öğrenmek ona daha cazip geldiği için de arkadaşlarıyla görüşmeye pek yanaşmıyormuş.

Minik Aşçımız tatlı ekibinden bir sürü püf nokta öğrenmiş ve yine her zaman ki gibi defterine yazıyormuş onları. Malzemeleri göz kararı koymayı, hızlanmayı ve en önemlisi de korkarak başladığı tatlı departmanında kendine güvenmeye başlamış. Minik Aşçı ikinci ödevi için tart yapmaya karar vermiş.

Yaz dönemi olduğu için de hep sevdiği meyveleri kullanacak ve bol malzemeli bir tart yapmak istiyormuş. Meyvelerini bir önceki günden pazardan taze taze almış. Şeftali, kiraz ve çilek yapacağı tart için tam istediği meyvelermiş. Sabah annesi işe gitmeden ondan şans öpücüğü alan Minik Aşçı babasıyla restorana tin tin tin gitmişler.

Önce ufak bir mutfak temizliği ile ardından diğer herkes işlerine dönerken Minik Aşçı kendi hazırlıklarına yavaştan başlamış. Meyvelerini rendeden geçirmiş, hamuruna başlamış ama hamur sırasında babasından ufak yardımlar almış. Saatler sonra bol meyveli tartını fırına vermiş Minik Aşçı ve heyecanla beklemeye başlamış. Yavaş yavaş mis gibi kokular yükselmeye başlamış mutfaktan. Fırından çıkarma zamanı gelmiş ve Minik Aşçı tekrar babasından yardım alarak tartını fırından çıkarmış. Herkese birer dilim servis eden Minik Aşçı sabırsızlıkla yorumları bekliyormuş. Herkes tadına bakmış. Genel olarak şekerini biraz fazla bulan mutfak ekibi kıvamını çok beğenmiş. Yine sevinçten havalara uçan Minik Aşçı uyarıları defterine not etmiş ve annesine de bir dilim paket yaparak eve geçmiş. Her geçen gün daha da ilerleyen Minik Aşçımızı bakalım daha hangi ödevler bekliyor.



İlk Aşı

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde Pelin ve Onur isimli iki yakın arkadaş varmış. Pelin ve Onur ilkokul ikinci sınıfa gidiyorlarmış ve anasınıfından beri arkadaşlarmış. Salı günü son derste öğretmenleri yarın ilk aşılarını olacaklarını ona göre herkesin eksiksiz gelmesini rica etmiş. Öğrenciler korkar gelmez diye öğretmenleri ailelerine ise önden haber vermiş. Bu haberi duyunca sınıfta birden sesler yükselmeye başlamış, hayır diyenler acır diyenler birbirlerine laf atanlar derken bütün öğrenciler telaşla sınıftan çıkmışlar. Pelin ve Onur ise sessizlik içinde kalmışlar, servise bindiklerinde ise korkularını daha fazla gizleyememiş ve nasıl aşı olacaklarını ya çok acırsa diye aralarında konuşmaya başlamışlar.

Pelin ve Onur aynı apartmanda oturuyorlarmış ve aileleri çok iyi arkadaşmış. Haftada iki gün Onur'larda iki gün de Pelin'lerde yemek yerlermiş. Pelin salı gününü şanslı olarak gördüğü için sıra onların evindeymiş. Eve telaşla giren çocuklar izin gününde olan Pelin'in babasının yanına koşmuşlar ve, "Yarın aşı olacağız," diye bağırmışlar! Babası önce gülmüş sonra bakmış ki çocuklar ciddi ve korkuyorlar hemen konuyu değiştirip yemeğe geçelim demiş.

Sofraya geçmişler ve babası ufaktan başlamış konuyu aşıya getirmeye. Aşının bakteri ve virüs gibi enfeksiyon etkenlere karşı koruyucu bir görevinin olduğunu ve aşının hastalıklara karşı adeta bir kalkan gibi vücudu koruduğunu anlatmış. Çocuklar başta anlamamış ama babası yılmamış tekrar anlatmış ve sonra kendisinin aşı izini göstermiş. Çocuklar aşı izini baya bir incelemişler. Yemeklerinden sonra ödevlerini yapan çocuklar kendi aralarında konuşmaya başlamışlar.

Pelin "Yarın korkmayalım Onur, bak babam aşının görevlerini anlattı," demiş. Onur ise, "Haklısın Pelin hem kötü bir şey olsa yaptırmazlar ki" demiş ve ödevlerine ara verip meyve yemeğe geçmişler. Ertesi gün okulda sınıf ikiye bölünmüş gibiymiş Korkup yaptırmak istemeyenler ve aşı yaptırmaya gönüllü olanlar. Pelin ve Onur arkadaşlarına örnek olmak ve acımayacağına inandırmak için ilk sırada aşı olmak istemişler. Öğretmenleri bu duruma çok sevinmiş ve tekliflerini kabul etmiş. Arkadaşları Pelin ve Onur'un kollarının acımadığını görünce herkes sırasıyla aşı olmaya başlamış. Pelin ve Onur dünkü konuşmayı iyi ki yaptıklarını hatırlamışlar eve gittiklerinde ise aileleri onları cesaretlerinden dolayı tebrik etmiş.





Futbolcu Ela

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde Ela isimli bir kız varmış. Ela 9 yaşındaymış ve okulunda başarılı bir öğrenciymiş. Yeni dönem için heyecanlı olan Ela bu sene okulun futbol takımına girmek istiyormuş. Çünkü yazın kuzenleriyle sürekli maç yapmış ve sonrasında turnuvaya dönüştürdükleri maçlarda Ela çok eğlenmiş ve bunu devam ettirmek istiyormuş. Okulun ilk günleri henüz takımlar ya da diğer kulüpler başvuru duyurusu açmamış ama futbolcu Ela kendisine kıyafet bile almış. Annesi ve babası bu isteği karşısında ona destek olmuşlar ve kıyafet için erken de olsa alışveriş yapmışlar. Ayakkabı, çorap, kıyafeti, hırkası her şeyi tammış Ela'nın.

Okulun ikinci haftası bütün öğrenciler okula gelmeye başladığında okul takımları, kulüpleri başvurularını açmış. Her kulüp ve takımın bir kaptanı ve başkanı varmış bir de takımların hocaları varmış. Birtakım mülakatlar ve çalışmalar sonucu öğrenciler takıma ya kulübe girebiliyormuş. Ela hemen ismini yazdırmak için gitmiş ama herkes ona garip bir şekilde bakmış, futbol takımının kaptanı ise, "Sen ne yapıyorsun burada? Kızlar için değil bu takım sen git voleybol oyna," demiş ve bütün takım gülmeye başlamış.

Ela çok içerlemiş ve hemen oradan çıkmış. Okul bitince servise binip eve gitmiş Ela ama aklı hep kaptanın söylediği cümlede kalmış. Akşam olmuş annesi ve babası işten gelmiş yemek yerlerken Ela'nın durgunluğunu fark eden aile, "Kızım ne oldu? Neyin var?" demişler Ela bu soruyu beklercesine bir çırpıda her şeyi anlatmış.

Anne ve babası kızlarına kocaman sarılmışlar ve babası, "Ela o sadece takımın kaptanı, neden erkenden pes ediyorsun? Yarın bir de takımın hocasıyla konuşmayı dene" demiş annesi ise, "Seni izledikleri zaman futbolun kızlara göre olmadığı cümlesini unutacaklar bak görürsün," demiş. Ela anne ve babasına teşekkür edip hemen uyumaya geçmiş. Hemen sabah olmasını istiyormuş, sabah olsun da hocayla konuşup rahatlamak istiyormuş.

Ertesi gün daha kendinden emin ve güvenerek okula giden Ela ilk dersten sonra hemen takımın hocasını bulmuş ve onunla konuşmuş. Hoca çok şaşırmış böyle bir istek karşısında çünkü ilk kez karşılaşıyormuş. Ela'yı izlemeyi kabul eden hoca onu antrenmana çağırmış okul çıkışında. Antrenmanda Ela'yı gören takım yine onunla dalga geçmeye başlamışlar, "Yine mi geldin?" "Kızların burada işi yok" "Topu görünce kaçarsın ama yine de geliyorsun" diye konuşmuşlar.

Hocaları onları susturmuş ve, "Bu oyunun bir cinsiyeti mi var? Nereden buluyorsunuz böyle cümleler. Kızlar da istedikleri her sporda yer alabilirler bunu aklınıza koyun," demiş ve antrenmanı başlatmış. Ela tıpkı kuzenleriyle oynadığı gibi kendini hiç kasmadan oynamış ve takımdakilerin hepsi çok şaşırmış çünkü Ela çok iyi oynuyormuş. Hoca Ela'yı takıma büyük bir mutlulukla almış ve takım arkadaşları tek tek Ela'dan özür dilemiş ve işte o zaman gerçekten anlamışlar sporun kız veya erkek olmakla alakası olmadığının.



















Hayvansever Ali

Bu masalımız yazın geçiyor, havaların çok sıcak olduğu ve insanlar gibi hayvanlarında sıcaktan bunaldığı zamanlarmış. 11 yaşlarında Ali isimli bir çocuk varmış ve küçük bir kuşu varmış Ali'nin. Kafeste beslediği kuşunun iki güne bir yemini ama her gün suyunu yeniliyormuş. İsmi Limon'muș.

Limon 'da sıcaktan çok etkilemiyormuş ve enerjisi düşüyor, gün içinde halsizleșiyormuș. Ali haftada bir Limon'u yıkıyormuş ama gün içinde de su ile serinletiyormuș kendine gelsin diye. Hayvansever Ali yine bir gün Limon'un suyunu tazelerken ve onu ıslatırken dışarıda yaşayan bir sürü hayvan olduğunu ve onların serinlemek için ya da sularını tazelemek için birilerinin olup olmadığını düşünmüş.

Canı sıkılmış ve hemen kapılarının ve pencerelerinin önüne küçük kaplarda su, kediler ve köpekler için süt, kuşlar için ise bulgur koymuş. Sokakta yaşayan, sıcaktan bunalan ve acıkan hayvanlar onları içsin ve yesin diye. Sokaktaki hayvanlar bu durumdan dolayı çok mutlularmış çünkü bu sıcak havada su içiyorlarmış ve kendilerine geliyorlarmış, yemekle de karınlarını doyuruyorlarmış.

Böylece günler geçmiş. Ali her gün hiç aksatmadan suları ve mamaları dışarı koyuyormuş. Hayvanlara özenle bakan Ali bu sefer kendine bakamamış ve sıcak havadan etkilenip hastalanmış, birkaç gün yataktan çıkamayan Ali haliyle dışarıya su ve mama koyamamış. Hayvanlar su içmeye ve yemek yemeye gelmişler ama bir bakmışlar ki kapları boş. Hava çok sıcakmış ve bu yüzden iyice halsizleșmișler.

Bütün hayvanlar Ali'nin evinin kapısının önünde toplanmışlar çünkü başka yerde su yokmuş. Bir iki gün sonra Ali annesine, "Anne kapının pencerenin önündeki kaplara su koyar mısın lütfen. Hayvanlar susuz kalmıştır ben hastaydım bakamadım," demiş annesi ise, "Tabi ki oğlum hemen koyarım," demiş. "Keşke ilk günden söyleseydim anne sana, hayvanlar susuz kalmazdı," demiş ve iyice üzülmüş Ali. Annesi hemen kaplara su ev süt koymuş hayvanlar nasıl koşmuş ve kana kana su içmişler. Ali birkaç güne iyileşmiş ve sokağa çıkmış ve mahallelerindeki herkesi tek tek bilgilendirmiş ve rica etmiş bu sıcak havalarda hayvanlar için siz de bir kap su koyun demiş. Mahalledekiler Ali'yi çok takdir etmiş ve iyi ki bizi uyardın, onları da düşünmemiz lazım demişler ve bütün mahalle her gün hayvanlar için su koymaya başlamış.

Yeni Dünya

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde minik bir Yeni Dünya varmış. Minik Yeni Dünya, sarı yeni dünya ağacının dalında oturmuş karşı köşedeki kahve evini izliyormuş. Zavallı minik Yeni Dünya, hayat onun için çok sıkıcı olmalı, yani o öyle düşünüyormuş. Çünkü bütün gün annesi olan ağacın kollarında oturuyormuş ve karşı köşedeki kahve evine gelen giden insanları izlemekten başka bir iş yapmıyormuş.

Bir gün Yeni Dünya düşünmeye başlamış, "Ben buradan annemden gizli nasıl kaçarım, uzaklaşabilir miyim acabaaa? Şuradan yuvarlana yuvarlana insanların yanına giderim ne var ki?" demiş kendi kendine, içli içli. Bütün gün bunu düşünmüş Yeni Dünya, nasıl gidebilirim, gidersem ne yaparım diye sürekli düşünmüş veeeee karar vermiş! O gece herkes uyurken dalından atlayıp kendi macerasına başlayacakmış. Yeni Dünya çok heyecanlanmış bir an önce akşam olsun istiyormuş. Gece karanlığı çöktüğünde ise Yeni Dünya gizli gizli, sessiz sessiz inmiş daldan aşağıya ve yuvarlanarak insanların sürekli oturduğu karşı çaprazdaki kahve evine doğru gitmeye başlamış. Yolda kendisi gibi maceraya atılan başka birisiyle karşılaşmış Yeni Dünya, o da bir kayısıymıș.

Birbirleriyle konuşmaya ve birbirlerine tecrübelerini anlatmaya başlamışlar yeni arkadaşlar. Kayısı, "Merhaba Yeni Dünya, dışarıda macera aramak istediğini biliyorum. Her yer çok güzel ama seni ezebilirler, dikkatli ol," demiş Yeni Dünya ise ona, "Ben kendi başıma yapabilirim Kayısı, durur dinlenirim, dikkat ederim sen merak etme," demiş ve biraz daha konuştuktan sonra ayrılmışlar. Yeni Dünya kararlıymış ve yoluna devam etmiş, etmiş, etmiş bir bakmış bir süre sonra başka bir anne ağaç görmüş. Anne ağaçta Yeni Dünya'ya katılmış, böyle böyle Yeni Dünya dünyayı gezmiş. Bravo sana Yeni Dünya. Korkmadın ve devam ettin.

















Zor Kral ve Prens

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde uzak bir ülkede kocaman bir saray varmış ve bu sarayın başında zor bir kral ve onun oğlu olan çok yakışıklı bir prens varmış. Zor kral ve prens normalde iyi anlaşırlarmış. Prens çok iyi eğitim almış ve iyi bir savaşçıymış. Ülkede herkes onu çok sever ve saygı duyarmış. Prensin evlilik yaşı gelmiş ve kral ile kraliçe prenslerinin iyi bir evlilik yapmasını arzu ediyorlarmış. Bütün cihana ve başka ülkelerin krallıklarına haber salmışlar. Yaşı gelen prensesler prensin namını duymuşlar ve hepsi onunla evlenmek istiyormuş. Diğer krallar kızlarını prensin görmesi ve onu sevmesi için saraya getirmişler.

Prensesler çok güzeller, bilgililer ve eğitimlilermiş. Hepsi prensle ufak bir gezintiye çıkıp konuşmuşlar, vakit geçirmişler ama ya prens vazgeçmiş ya da prensesler bir türlü tam uyuşma yaşayamamış kimse. Prensin babası bu işe çok üzülmüş ve oğluna, "Hiç biriyle nasıl anlaşamadın, uyum sağlayamadın oğlum? Oysa hepsi eğitimli ve bilgili kızlar," demiş prens ise, "Hepsi bilgili ve eğitimli ama konuşmalar bir süre sonra başa döndü babacığım," demiş. Ertesi günlerde prens meydana inip halkın arasında dolaşırken bir kız görmüş, pazarda meyve satıyormuş annesiyle.

Yanlarına yaklaşmış ve ne kadar diye sormuş ve kızla o an da göz göze gelmişler. Kız çok güzelmiş prens gözlerinden çok etkilenmiş. Biraz meyve satın alan prens ertesi günler hep pazara gitmiş ve zamanla kızla konuşmaya sohbetler etmeye başlamış.

O kadar güzel geçiyormuş ki zamanları ikisi de çok mutluymuş. Bir gün yine bu görüşmelerinden sonra prens mutluluktan uçarak saraya dönmüş ve hemen bu heyecanını babası ile paylaşmış. Babasının da onun gibi heyecanlanmasını bekleyen prens tam tersi bir tepki almış.

Kral çok sert bir şekilde itiraz etmiş, "Olmaz, asla olmaz! Halktan birisiyle evlenemezsin," demiş. Prens ise, "Biz çok güzel vakit geçiriyoruz ve mutluyuz, seviyoruz birbirimizi," demiş. Kral yine ısrarla olmayacağını belirtmiş ve prensi odasına yollamış.

Kral hemen bu kızı araştırmış, çok fakirlermiş ve annesiyle pazarda meyve satarak geçimlerini sağlıyorlarmış. Kral onlara bir haber yollamış, derhal ülkeyi terk etmelerini emretmiş. Anne ve kızı ne yapacaklarını şaşırmışlar ama maalesef toparlanmaya başlamışlar. Ertesi gün prens sevdiğini görmeye gittiğinde olanları öğrenmiş ve babasının yanına gidip olanları sormuş.

Tartışmaya başlamışlar ve kral oğlunun kızı ne kadar sevdiğini işte o zaman anlamış. Kral oğlundan ve gelininden, annesinden özür dilemiş ve düğünlerini bizzat kendisini yapmış. Saygı duymayı öğrenmiş kral ve bir daha oğluyla, geliniyle hiç tartışmamış.



























İrem ve Ozan

Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde güzel büyük bir şehirde küçük bir aile yaşarmış; anne, baba ve iki tane çocuk. Bir kız bir oğlan çocuklarına sahip olan genç anne babanın ikisi de çalışıyormuş. Kız 11, oğlan ise 8 yaşındaymış, isimleri ise İrem ve Ozan'mış. İrem ve Ozan okullarında çok aktif olan başarılı öğrencilermiş, projelerde sıklıkla yer alan İrem kardeşi Ozan'ı da erkenden alıştırıyormuş. Okullarına yeni bir öğretmen gelmiş ve okul yönetimi de yeni öğretmen için bir hoş geldin eğlencesi hem de öğrencilerin üzerinde çalıştığı projeleri tanıtmak için bir aktivite düzenlemek istemişler ve bütün öğrencileri aileleriyle davet etmişler.

İrem ve Ozan çok heveslenmiş ve hemen akşam anne, babaları geldiklerinde onlara iki gün sonra okulda olacak olan programı anlatmışlar ve, "Herkesin annesi babası da gelecek hem benim proje grubumla da tanışır projemizi görürsünüz, geleceksiniz dimi?" demiş İrem. Anne ve babaları ise biraz kararsız kalmışlar çünkü iş durumları belli olmuyormuş. Sessiz kalıp cevap vermedikleri için Ozan hemen, "Lütfen gelin, arkadaşlarımla sizi tanıştırmak istiyorum," demiş ve anne ile baba tamam demek durumunda kalmışlar.

İrem ve Ozan çok heveslenmişler çünkü genelde anne ve babaları hep işleriyle ilgilenirler, eve geç gelirlermiş bazen ve sürekli telefonlarında konuşmalar ve yazışmalar yaparlarmış. Bu yüzden gelmeleri onlar için çok önemliymiş.

İrem proje ekibiyle son hazırlıkları yapmış, Ozan ise okulda heyecanlı dolanmaya başlamış. Yavaş yavaş veliler gelmeye başlamış, herkes önce öğretmenlerle tanışıyor ve konuşuyor sonra ise çocuklarının yanına geçiyorlarmış. İrem ve Ozan kapıyı gözler olmuşlar adeta, zaman geçmiş geçmiş geçmiş.

Yeni öğretmen için ufak bir eğlence düzenlenmiş, projeler tanıtılmış yeni öğretmene ama İrem ve Ozan'ın ailesi gelmemiş. Arkadaşlarının ailesi onları eve bırakmış, evde anne ve babalarını beklemeye başlamışlar.

Geç saatte eve geldikleri günlerden biriymiş çalışan ailenin ama İrem ve Ozan çok üzgün oldukları için onları beklemişler. Eve geldiklerinde ise İrem ve Ozan onları salonda gayet ciddi kıyafetler giyerek ve ellerinde not defterleri önlerinde bir masa ve iki sandalyeyle karşılamışlar. Anne ve babaları şaşkın şaşkın birbirlerine bakmışlar ne olduğuna anlam verememişler.

İrem, "Merhabalar, bu akşam anne ve baba mülakatımıza hoş geldiniz. Lütfen oturun ve telefonlarınızı asistanım Ozan'a verin," demiş ve devam etmiş, "Günde ne kadar işinizle vakit geçiriyorsunuz ya da ne kadar ailenizle vakit geçiriyorsunuz çünkü ailenize ayırdığınız saat daha kolay sayılabilir," demiş. Ozan ise, "Bugün okulda bizim için önemli bir gün vardı ve siz haber bile vermediniz. Oysaki telefonlarınız her gün elinizdeydi haber verebilirdiniz!" demiş. İşte o zaman anne ve babaları çocuklarıyla hiç ilgilenemediklerini, onları ihmal ettiklerini ve önemli anlarında yanında olamadıklarını maalesef yeni anlamışlar. Oturdukları sandalyelerden kalkıp hemen çocuklarına sarılmışlar ve özür dilemişler. O gece sarılarak uyuyan küçük aile ertesi sabaha artık daha duyarlı ve birbirleriyle bol bol vakit geçiren bir aile olmaya ilk adım atarak uyanmışlar.











Pati ve Domuzcuk Neptün'de

Mars'tan mutlu ayrılmış Pati ve Domuzcuk ikilisi bu sefer rotalarını Neptün'e çevirmişler. Güneşe en uzak gezegen olan Neptün'ü ve onun en büyük uydusu olan Triton'u görmek için yola çıkmışlar. Neptün mavi bir gezegenmiş ve Astronot Domuzcuk'un en merak ettiği gezegenmiş. Hocalarıyla sürekli konuşan ve onlardan bilgiler alan gezgin ekibimiz hocalarından bir uyarı almışlar. Neptün'ün etrafındaki hala bilinmeyen güçlü fırtınalara karşı hazırlıklı olmaları gerekiyormuş. Kendilerini tehlikeye atacak bir hamle yapmamaları gerekmiyormuş.

Mars gezisindeki fotoğraflarına bakan ikili bu geziler sayesinde daha da güçleşen bir arkadaşlığa doğru ilerliyorlarmış. Yol uzunmuş ve bol bol sohbet eden, müzik dinleyen ve komik hikayeler anlatan Domuzcuk ve Pati çok eğleniyorlarmış. Birbirleri hakkında yeni şeyler öğreniyor ve eski anılarını anlatınca yolculuk daha çabuk geçiyormuş. Birkaç günlük yolculuktan sonra yeni rotalarına yani Neptün'e yaklaşan ikili hocalarından aldıkları bilgiler doğrultusunda fırtınadan dikkatli bir şekilde geçip Neptün'e varmışlar. Pati ve Domuzcuk kendilerini bu zorlu inişi başardıkları için tebrik etmiş.

Eşyalarını alan ikili heyecanlı bir şekilde araçlarından inmişler ve etrafı gezmeye başlamışlar. Astronot Domuzcuk'un tıpkı hayal ettiği gibi olan Neptün, mavi rengiyle adeta büyülüyormuş. İlerledikçe yerel halka karşılaşmaya başlamışlar ve herkes onları gördükçe çok mutlu oluyormuş. çünkü Güneş'e en uzak gezegen Neptün olduğu için pek kimse uğramazmış ve yerel halk yeni kişileri görmeye pek alışkın değilmiş.

Gezgin ikili Pati ve Domuzcuk onlara Mars'tan geldiklerini ve bütün gezegenleri gezmeye başladıklarını ikinci rotalarının bura olduğunu anlatmışlar. Yerel halk onları gezdirmiş ve merak ettikleri uydu olan Triton'a götürmüş. Pati ve Domuzcuk Triton'un büyüklüğüne hayran kalmışlar ve bir sürü fotoğrafını çekmişler hem anı için hem de hocalarına göstermek için. Gezilerine devam eden ve aynı zamanda da Neptün hakkında hikayeler dinleyen Pati ve Domuzcuk bir sürü bilgi ile dolup taşmışlar. Her bir bilgi öğrendiklerinde daha fazla mutlu olan Pati ve Domuzcuk gezilerine her bir gezegeni gezdiklerinde daha da bir hevesleniyorlar, seviniyorlar ve iyi ki diyorlarmış. Yeni fotoğraflar, yeni bilgiler ve yeni dostluklarla beraber Pati ve Domuzcuk için ayrılık vakti gelmiş. Bakalım bir sonraki rotaları nereye doğru olacak ve onları neler bekliyor.

Zalim Kral

Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde bir ülkede zalim bir kral varmış. Bu zalim kral halkına çok zulüm edermiş, onları çok çalıştırıyor ve ellerinde avuçlarında ne var ne yoksa alıyormuş. Fazla para kazanmalarını istemiyor, her şeyi ama her şeyi kendisine istiyormuş. Halk ne yapacağını şaşırıyormuş ve çok perişan bir halde yaşıyorlarmış. Ne kendilerine, ne evlerine ne de çocuklarına istedikleri şeyleri alamıyorlarmış. Bu işin sonu ne olacak, ne zaman bitecek diye düşünüyorlarmış.

İçlerinden birkaç kişi kralın huzuruna çıkıp dertlerini anlatmaya karar vermişler ama kral kabul etmiyormuş. Sarayda kralın sağ kolu olan çok yaşlı bir adam varmış. Bu gidişattan hiç memnun değilmiş ve çok üzülüyormuş. Bu yüzden kral ile konuşmaya karar vermiş. Kralın huzuruna çıkmış. "Yüce Kralım halkımıza biraz daha merhametli ve anlayışlı olsanız. Herkes çok perişan, insanlar aç, çocuklar hasta ve sizin merhametinize ihtiyaçları var. Siz onların kralısınız, bu göreviniz sizin," demiş ama kral kimseyi dinlemiyormuş, "Onlar benim kölelerim, ben ne istersem ne dilersem o olacak," diyormuş. Gel zaman git zaman kral bir gün hastalanmış. O kadar kötü hastalanmış ki yataklara düşmüş, hekimler çare bulamıyormuş. Herkes ne yapacağını şaşırmış.

Bir gece kralın rüyasına yaşlı bir kadın girmiş. Kral yaşlı kadına yalvarmış, "Ben çok hastayım, nasıl iyilesecegim," demiş yaşlı kadın ise, "Sen halkına zulüm ediyorsun, kalbin kötülük ve kin dolu. Halkın senden memnun değil ve içindeki kötülük seni hasta ediyor. Tek çare kalbini sevgiyle, güzellikle doldurman. Herkese merhamet etmen ve en önemlisi halkını bu zor günlerden kurtarmanla iyileşirsin." demiş. Sonra kral birden uyanmış ve hemen askerlerini çağırmış. "Bütün halka para, yiyecek ne ihtiyaçları varsa verin. İsteyen herkes benimle görüşebilir, halk derdini anlatabilir." demiş. Askerler hemen halka ihtiyaçlarını vermiş ve bu haberi duyurmuşlar. Bir zaman sonra halk ve kral mutlu, huzurlu olmuşlar. Ülkede herkes ama herkes hayatından memnun bir şekilde yaşamış.















Minik Aşçı

Kocaman bir restorantın kocaman bir mutfağında işini çok seven, aşkla işini yapan bir aşçı varmış. Aşçının bir de kendisi gibi olmak isteyen bir oğlu varmış ve kendisine Minik Aşçı dermiş. Minik aşçının babası çok ünlü bir aşçıymış ve mutfak onun eviymiş adeta. Mutfağını, baharatlarını, kesme tahtalarını, ocağını, rendesini kısacası mutfaktaki her şeyi ayrı bir sever ve yemek yaparken adeta kendinden geçermiş. Minik Aşçı ise henüz 11 yaşındaymış ama babasının yanına sürekli gidip geldiği ve yanında vakit geçirdiği için bazı püf noktaları öğrenmiş ve yavaş yavaş diğer şeyleri de öğrenmek için can atıyormuş.

Okulu yaz tatiline giren Minik Aşçı, karnesini alır almaz soluğu restoranda almış! Okul başlayana kadar babasının yanında ona yardımcı olacakmış. Minik Aşçı çok hevesiymiş çünkü bu yaz tatilinde artık yemek yapmayı ve değişik sosları yapabilmeyi öğrenmek istiyormuş, Minik Aşçı o kadar tatlı ve sevimliymiş ki diğer mutfak çalışanları onu çok seviyor ve her biri ona yeni şeyler öğretiyormuş. Minik Aşçı her gün sabah babasıyla işe gider ama akşam onlardan erken dönermiş. Çünkü restoran geç kapanıyormuş ve uyku saatini geçmesin diye babası onu eve bırakıyormuş.

Minik Aşçı eve geliyormuş ama hemen uyumuyormuş. Kendisine yaz tatili için aldığı deftere her gün öğrendiği bilgileri tek tek yazıyormuş.

İlk ayin sonu geliyormuş ve Minik Aşçı ilk sunumu için hazırlıklara başlamış. Bütün mutfak ekibi ve şefleri olan babası en önde olmak üzere herkes Minik Aşçı'yı izlemeye başlamış. Kimse karışmayacak ve yardım etmeyecekmiş, kural buymuş. Minik Aşçı çok heyecanlıymış ama defteri yanındaymış ve o yüzden kendine güveniyormuş. İlk görevi pesto sosu yapmakmış ve yavaş yavaş başlamış hazırlıklarına. Dakikalar sonra mutfağı güzel kokular sarmaya başlamış bile. Zaten hazır olan makarnanın üstüne dökmüş sosu Minik Aşçı. Sırasıyla şef olan babası ve bütün mutfak çalışanları tadına bakmışlar ve hepsi çok beğenmiş. Minik Aşçı aldığı güzel yorumlarla çok mutlu olmuş ve kendine daha da güvenmeye başlamış. Bakalım yaz bitene kadar Minik Aşçı daha neler başaracak?









Küçük Kız ve Köpeği

Bir varmış bir yokmuş. Çok güzel bir şehirde güzel bir kız çocuğu yaşarmış, bu kızın küçük bir köpeği varmış. Küçük kız köpeğini çok ama çok seviyormuş, onun her şeyiyle ilgileniyormuş. Küçük kız ve köpeği bir sabah uyanmış. Ama köpeği yanına gelmeyince o yanına gitmiş ve onu pek bir mutsuz, halsiz görmüş. Oysa her sabah yatağına gelip küçük kızı sevinçle uyandıran köpek bu sabah hiç yerinden kıpırdayamıyormuş bile. Küçük kız bu duruma çok üzülmüş, "ne yapsam, ne yaparsam iyileşir acaba," diye düşünmeye başlamış.

Sonra babasının yanına gitmiş ve durumu ona telaşla anlatmış, babası da, "İki sokak ötede veteriner var, oraya götürelim doktordan öğrenelim kızım," demiş. Küçük kız bu duruma çok sevinmiş, minik köpeğini doktora götürecek ve derdini öğrenecekmiş. Babası arabayı çalıştırmış küçük kız da hemen köpeğini alıp gelmiş. Veterinere gidene kadar kız sürekli dua ediyormuş köpeği iyileşsin diye. Biraz sonra veterinere varmışlar ve hızlıca içeri girmişler. Veteriner baya kalabalıkmış, herkesin kucağında kedisi, köpeği, kuşu ve tavşanı varmış ve sıra bekliyorlarmış. Sırası gelen içeri giriyormuş, küçük kız geçen dakikaları saat gibi algılamış, zaman bir türlü geçmiyormuş onun için.

Köpeğine bir şey olacak diye çok korkuyormuş. Beklemişler, beklemişler ve sonunda sıra onlara da gelmiş. Küçük kız kucağında köpeği ve yanında babası ile içeri doktorun yanına girmiş. Doktor çok sempatik, güler yüzlü genç bir kadınmış ve onları çok iyi karşılamış. Hemen köpekle ilgilenmiş ve muayene etmiş. Doktor, "Köpeğini çok mu seviyorsun," demiş küçük kız ise daha da mutlu olarak, "Evet, hem de çok seviyorum," demiş.

Doktor, "Köpeğin yediği bir şeyden dolayı zehirlenmiş, şimdi bir iğne yapacağım ama dikkat et her şeyi yedirme olur mu?" demiş babası ise, "Söylediklerinize dikkat ederiz doktor hanım merak etmeyin," demiş. Biraz olsun rahatlamış küçük kız, doktor bu sırada iğnesi yapmış ve, "Geceleri üstünü ört, ona sevgini göster. Hayvanlar da aynı insanlar gibi canlı," demiş. Bir hafta sonra kontrole gelmek üzere anlaşıp oradan ayrılmışlar. Küçük kız köpeğiyle artık daha çok ilgilenmeye başlamış, her gün onunla konuşuyormuş, üstünü örtüyormuş ve en önemlisi de yemeklerine dikkat ediyormuş. Sevimli köpek birkaç güne toparlanmaya başlamış ve sabahları küçük kızı uyandırmaya gidiyormuş eskisi gibi. Küçük kız havalara uçuyormuş onu böyle görünce ve babası da ona, "Sevgi en büyük ilaçtır kızım, aferin sana," demiş ve küçük kız köpeği ile mutlu mutlu yaşamış.

Kasabanın Dondurmacısı

Bir varmış bir yokmuş zamanın birinde çok uzak bir kasabaya, haftanın üç günü bir kasabanın dondurmacısı geliyormuş. Kasabadaki herkes özellikle de çocuklar dondurmacının geleceği günü iple çekiyorlarmış. Hatta ve hatta çocuklar sırf dondurma yemek için özenle para biriktiriyorlarmış. Dondurmacının arabasında her çeşit dondurma varmış. Her çeşit renk ve meyveden. Çilekli, çikolatalı, limonlu, böğürtleni, kavunlu, vişneli, vanilyalı ve daha bir sürü çeşit dondurma varmış. Kasaba halkı her çeşidini hem çok seviyormuş hem de dondurmaların hepsi doğalmış, o yüzden kasabalılar tarafından dondurmacının yeri bir ayrıymış.

Dondurmacı kasaba meydanına geldiğini haber eder gibi son ses bir müzikle gelirmiş kasabanın yoluna girince, işte o zaman herkes anlarmış dondurmacının geldiğini. Ne zaman kasabaya gelse dondurmacı başı bir anda dolarmış herkes dondurma alırmış ve öyle geri dönermiş dondurmacı. Yine bir gün dondurmacı son ses müziği ile kasabaya girmiş ve meydanda durmuş. Herkes hemen başına doluşmuş ve dondurma almaya başlamışlar. Kasabanın çocukları ise her zaman beraber alırlarmış dondurmalarını.

Yine toplanmışlar meydanda ve dondurmacıya doğru giderken içlerinden Ali uzakta durmuş, arkadaşları ise hemen sormuşlar, "Ne oldu Ali? Niye uzakta duruyorsun?" demişler Ali ise çekingen ve mahcup bir şekilde, "Bugün benim param yok," demiş arkadaşları bu duruma ve Ali'nin haline üzülmüşler. Hemen kendi aralarında para toplamışlar ve arkadaşlarına da dondurma alacaklarını söylemişler, Ali çok mutlu olmuş ve hepsine tek tek teşekkür etmiş.

Bu sırada uzaktan onların konuşmalarına kulak misafiri olan dondurmacı çocukların bu davranışlarını çok takdir etmiş ve mutlu olmuş. Çocuklar dondurma almak için dondurmacının yanına gitmişler ve dondurmacı, "Bu seferlik hepinize dondurmalar benden, sonraki geldiğimde kendiniz ödersiniz," demiş ve hepsine istedikleri dondurmayı külahlara koyup vermiş. Çocuklar çok mutlu olmuş ve şimdiden bir sonraki dondurma gününü heyecanla beklemeye başlamışlar.









Doğum Günü Partisi

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde minik bir kız varmış, adı Nil'miş. Nil doğum günlerini çok severmiş ve sürekli gün sayarmış doğum gününe yaklaşınca. Nil gülmeyi seven, hep olumlu düşünen ve sürekli mutlu olan bir kızmış, bu yüzden bir sürü arkadaşı ve onu seven bir ailesi varmış. Nil ilk kez bu yıl arkadaşlarının da olduğu bir doğum günü partisi yapacakmış, o kadar hevesliymiş ki çabucak günlerin geçmesini istiyormuş.

O gün gelmiş çatmış, Nil sabah erkenden kalkıp özene bezene hazırlanmış en güzel kıyafetlerini giymiş, saçını yapmış, odasını ve evin her yerini bir sürü balonlarla süslemiş. Annesi ise bu sırada bol meyveli ve kocaman bir pasta yapıyormuş, Nil çok erkenden hazırlandığı için arkadaşlarını ve kuzenlerini beklemeye koyulmuş. Zil çalmış, ve Nil büyük bir heyecanla koşa koşa kapıya gitmiş, kapıyı açmış ve arkadaşları, kuzenleri gelmiş. Hepsine tek tek sarılan Nil resmen havalara uçuyormuş mutluluktan! Babası onlara müzik açmış ve bazıları dans ediyor, bazıları sohbet ediyor, bazıları da oyunlar oynuyormuş. Nil çok mutluymuş, ilk kez doğum gününde ailesinin yanında arkadaşları ve kuzenleri varmış.

Annesi ve babası pastanın üstüne dokuz mum dikip büyük bir coşkuyla içeri girmişler. Nil hemen içinden bir sürü dilek tutmuş ve mumları tüm gücüyle üflemiş.

Hediyelerini kabul etmeye başlayan Nil, hepsini açmış tek tek ama hediye sayılarını az bulmuş. Arkadaşlar ve kuzenleri ile biraz daha oynayan Nil akşam olunca onlara teşekkür etmiş ve yolcu etmiş, içeri annesinin yanına geçince ise, " Anneeeee, o kadar kişi geldi ama ne kadar hediyem oldu. Neden herkes almamış?" diye kızgın bir şekilde söylemiş annesi ise, "Kızım lütfen böyle düşünme, onlar senin bu özel gününde yanında olmak için geldiler, seninle bol bol vakit geçirdiler ve en önemlisi herkes eğlendi. Sen onları hediye için mi çağırdın?" demiş Nil ise annesi böyle söyleyince ne kadar bencilce düşündüğünü anlamış ve hemen o düşünceden kurtulmuş, "Teşekkür ederim anneciğim, haklısın hiç öyle düşünmemiştim. Onlar benim için çok önemli ve bir hediye değerlerini değiştiremez," demiş ve Nil bundan sonra her doğum gününde daha da mutlu olarak arkadaşları, kuzenleri ve ailesiyle vakit geçirmiş.





Meyve Ağaçları

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ev ve çok güzel, geniş bir bahçesi varmış. Bahçede her türlü çiçekler ve meyve ağaçları ekiliymiş. Ev sahibi bahçeye özene bezene bakıyormuş. Çiçeklerin ve ağaçların ilaçlarını, gübrelerini, suyunu hiç ama hiç ihmal etmiyormuş. Çiçekler ve ağaçlar ise bu ilgiden pek bir memnunmuş, ağaçlar çok güzel meyve veriyor çiçekler ise daha da bir güzel açıyorlarmış. Dışarıdan bakanlar bahçeye imrenerek bakıyorlarmış.

Dışarıda oynayan çocuklar ise oyunlarından yorgun düşünce bahçeye bakmışlar ve canları o güzel meyvelerden çekmiş ve kendi aralarında konuşmaya başlamışlar, "Çok güzel meyveler var, acaba girip koparıp yesek mi?" diye düşünmüşler kendi kendilerine.

Sonra aralarından biri dışarıda gözcülük yapmaya karar vermiş ve diğerleri bahçeye girmişler. Meyveleri toplamaya başlamışlar ama dalları kırarak, ağaçlara zarar vererek toplamışlar. Ağaçlar buna çok üzülmüş çünkü canları yanmış. Ağaçların arasından kiraz ağacı dayanamamış ve, "Böyle sert bir şekilde toplamayın lütfen, dallarımızı kırıyor ve zarar veriyorsunuz.

Canımız acıyor," demiş fakat çocuklar hiiiiiiiiiç oralı bile olmamışlar hatta ve hatta meyve toplamaya devam etmişler, sonrada yemişler.

Ertesi gün oralarda oyunlar oynayan çocuklar yine yorulunca bahçeye girmişler ve meyve toplamaya başlamışlar. Aynı şekilde dallara zarar vererek toplayan çocukları oradan geçen yaşlı bir adam görmüş ve onlara kızmış, "Ne yapıyorsunuz çocuklar! Böyle meyve toplanır mi hiç? Dallarını yapraklarını kırıyorsunuz, bir daha meyve vermez ağaçlar siz böyle yaparsanız. Ağaçları koruyun çocuklar onlar olmazsa yağmurlar olmaz, her yer çorak olur," demiş. Çocuklar çok utanmış ve bu kadar zarar verdiklerinin farkında değillermiş, ağaçlardan özür dilemişler ve yaşlı adama da teşekkür etmişler, bir daha da zarar vermeden tatlı tatlı meyveleri toplamışlar.













Astronot Domuzcuk Marsta

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde azimli astronot domuzcuk mesleğinin ilk günlerini uzayda geçirdikten sonra dünyaya geri dönmüş.

Ailesiyle bol bol vakit geçirmiş, onlara neler gördüğünü neler yaşadığını tek tek her detayına kadar anlatmış. Bizim Domuzcuk uzaydayken çok heyecanlıymış, ailesine anılarını anlatırken daha da heyecanlanmış. Günlerini arkadaşlarıyla, eski öğretmenleriyle ve gidip çıkmak bilmediğini kütüphaneler ve kitapçılarda özlem gidererek geçirmiş.

Astronot Domuzcuk bir süre sonra iş arkadaşlarını özlemiş, çekinerek gittiği ortamdan bir sürü güzel dostluklar edinmiş. Bir gün kitapçılarda dolanırken iş arkadaşı Köpek Pati onu aramış ve, "Bir uzay gezisi yapacağım, ilk durağım da Mars. Gelmek ister misin?" diye sormuş çok heyecanlanan Domuzcuk teklife olumlu yanıt vermiş ve hemen eve gidip hazırlanmaya başlamış.

Ailesi ve arkadaşlarıyla vedalaşan Domuzcuk uzay üssüne doğru yol almış. Pati ile buluşmuş ve Mars'a yolculukları başlamış.

Pati ve Domuzcuk eğitimlerini tamamlamış ve yetkin birer astronot olmuşlar o yüzden bu uzay gezileri hem onların gelişimi için hem de deneyim kazanmaları için çok önemli gezilermiş. Her ikisi de Mars'ı hep hocalarından duydukları ya da kitaplardan okudukları kadar biliyorlarmış. İlk kez gidecekleri için ikisi de çok ama çooookkk heyecanlılarmış. Yolculukları boyunca hocalarıyla irtibat halindelermiş ve sürekli karşılıklı bir bilgi aktarımı yapıyorlarmış. Zaman geçmiş günler günleri kovalamış derken Mars'a varmışlar, biraz dinlendikten sonra çantalarını yanlarına alıp gezilerine başlamışlar. Pati ve Domuzcuk ellerinde fotoğraf makinesi gördükleri her yeni ve onlara ilginç, değişik gelen şeyleri çekiyorlarmış.

Yerel halk çok yardımsevermiş. Karınlarını doyurmuşlar, gezilerine yardımcı olmuşlar, hikayeler anlatmışlar. Akşama kadar hiç durmadan gezmiş Pati ve Domuzcuk, çok yorulduklarını hissetmişler ve dinlenmeye karar vermişler. Dinlemişler, dinlemişler kendilerini iyi hissettiklerinde ise yerel halka çok teşekkür etmişler ve vedalaşmışlar. Tekrardan araçlarına binen Pati ve Domuzcuk yeni rotalarına gitmek üzere yollara düşmüşler.



Minik Kanguru

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde evrenin en güzel ormanında her çeşit hayvan ve bitki varmış. Bu güzel ormanda herkes mutlu yaşarmış çünkü birbirleriyle iyi anlaşır bir sorun olduğunda da konuşarak hallederlermiş. Birbirlerine saygı duyar, hassasiyetlerine dikkat ederlermiş. Bu güzel ormanda yaşayan minik mi minik kanguru varmış. Annesiyle yaşar ve hep onun kucağında dolanırmış. Ormanı sadece annesinin gittiği yerler kadar biliyormuş ve pek arkadaşı yokmuş. O ormanda kangurular en az sayıda olan hayvanlarmış.

Minik Kanguru ormanın her yerini merak ediyormuş ve gitmek istiyormuş ama annesi hep aynı yerlere gidiyormuş. Bir gün minik kanguru annesi uyurken sessizce yanından ayrılmış ve ormanın derinliklerine doğru yol almış. Büyük bir heves ve mutlulukla ilerleyen kanguru baya bir yürümüş ve dinlenmek için mola vermiş. Yanına onun gibi minik bir tırtıl gelmiş ve başlamışlar konuşmaya. Minik kanguru, "Ben ormanı keşfe çıktım, çok merak ediyorum her yerini," demiş. Tırtıl ise, "Ben de abimlerle dolaşmaya çıktım. Ben yoruldum onlar devam ediyor ben de dinlenip yetişeceğim onlara" demiş.

Minik kanguru ile tırtıl biraz daha konuşmuşlar ve sonra ikisi de farklı yönlere doğru ilerlemişler. Minik Kanguru daha ilk seferde böyle tatlı bir arkadaş edindiği için çok mutlu olmuş ve daha da bir hevesle yoluna devam etmiş.

Minik Kanguru o kadar mutlu geziyormuş ki annesi aklından çıkmış. Çiçekleri, kelebekleri, kuşları tümüyle ormanı ilk kez bu kadar net ve tam görüyormuş.

Kuş cıvıltıları eşliğinde yürüyormuş minik kanguru ve yavaş yavaş hava kararmış. Karanlık olunca birazcık gerilmiş minik kanguru ve eve geri nasıl döneceğini düşünmeye başlamış.

Geldiği yolu takip etmeye başlamış ama hava iyice kararınca korkmaya başlamış. Tam o sırada yardımına tırtıl ve abileri yetişmiş. Tırtıl, "İyi misin arkadaşım, kötü görünüyorsun," demiş. Minik kanguru ise büyük bir sevinçle, "Sizi gördüm ve iyi oldum. Yolu kaybettim eve gitmem lazım ama çok karanlık korkuyorum," demiş.

Minik tırtılınn abileri hemen olaya müdahale etmişler ve Minik kanguruyu eve kadar götürmeyi teklif etmişler. Hep beraber tin tin tin yürümeye başlayan şirin ekip, bir süre sonra minik kangurunun evini bulmuş.

Koşa koşa annesine sarılan minik kanguru annesini çok özlemiş, "Anne sana haber vermeden gittim özür dilerim, sadece ormanı merak etmiştim, kızma ne olur," demiş. Annesi ise, "Bütün gün aklım sendeydi yavrum, çok korktum başına bir şey geldi diye," demiş ve tekrar sıkı sıkı sarılmışlar birbirlerine. Minik Kanguru yeni arkadaşı tırtıl ve abilerine çooooook teşekkür etmiş ve bir daha görüşme sözü vermişler birbirlerine. İyi dost olmuşlar minik arkadaşlar.





















Keman ve Çello

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde kocaman, gösterişli bir orkestra varmış. Bu orkestra her zaman harika gösterilere imza atar ve herkes tarafından çok sevilirmiş. Hemen hemen her enstrümanın yer aldığı bu büyük, gösterişli orkestra adeta uyum merkeziymiş, bütün enstrümanlar müthiş bir ahenkle çalar dinleyenleri kendilerine hayran bırakırmış. Orkestranın içinde sürekli tatlı tatlı birbirleriyle zıtlaşan, orkestranın maskotu olan bir çello ve keman varmış. Bu ikili sürekli atışır ve birbirleriyle yarışırlarmış.

Önemli bir gösteri öncesi yine zıtlaşan bu ikilinin kavgası bu sefer büyümüş, büyümüş, büyümüş... Birbirleriyle konuşmayacak hatta ve hatta beraber çalmak istemeyecek kadar büyümüş bu tartışma. Gösteri saati gelmiş çatmış, ama bizim ikili hala konuşmuyorlarmış. Diğer ekip arkadaşları ise bu konu üzerinde durmamışlar çünkü her zaman karşılaştıkları şeymiş ve nasıl olsa düzelir diye düşünmüşler. Orkestra şefinin yerini almasıyla o büyük gösterişli orkestra başlamış çalmaya, o kadar güzel tınılar ortaya çıkıyormuş ki yine dinlemeye gelenleri mest etmeyi başarmışlar. Ama bir de ne olsun! Kemanla çellonun aynı anda başlayacağı yerde keman çat diye çalmayı kesmiş.

Çello çalmaya devam etmiş ama orkestranın kalanları ne yapacaklarını şaşırmışlar.

Şef el hareketleriyle orkestrayı devam ettirmeye çalışmış ama bu sefer de Keman çalmaya başlamış ve çello susmuş. Kontrolünü kaybeden şef ve orkestra birden birbirlerinden bağımsız şekilde çalmaya başlamış. O uyumlu ve ahenkli orkestra yerini birden sesler kargaşasına bırakmış. Dinlemeye gelenler ise salondan çıkmaya başlamış ve yavaş yavaş salon boşalmış. Salonun boşaldığını gören orkestra şefi herkesi susturmuş. Çok sinirlenen şef, "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Hepimizin dengesini bozdunuz!" demiş. Bütün enstrümanlar da keman ve çelloya kızmaya başlamış ve birden çello ve keman hata yaptıklarını anlamış.


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-39 show above.)