Excerpt for 1. 2. 3. 4. Sınıflar İçin Hikayeler by , available in its entirety at Smashwords













1. 2. 3. 4. SINIFLAR İÇİN HİKAYELER

















Eren SARI

1. 2. 3. 4. Sınıflar İçin Hikayeler

Copyright © 2017, (Eren SARI)

Tüm hakları yazarına aittir. Yazarın izni alınmadan kısmen veya tamamen çoğaltılması veya farklı biçimlere çevrilmesi yasaktır.

BİRİNCİ BASKI: 2017

Yayınevi Adresi:

NoktaE-Book Publishing

Aşağı Pazarcı Mah.1063 Sokak.No:7

Antalya / TÜRKİYE

Iletişim: noktaekitap@gmail.com

Web:http://www.noktaekitap.net

Bu kitabın tüm hakları ve sorumluluğu Eren SARI’ya aittir..

Kapak: NOKTA E-KİTAP

Yayınlayan: NET MEDYA YAYINCILIK

Nokta E-Book International Publishing









ADİL PAYLAŞTIRMA

Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkıkmışlar. Günün sonunda, bir öküz, bir keçi ve bir de tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya getirmişler. Aslan kurda dönerek; “hadi bakalım!” demiş. “Şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım.”

Kurt ezile büzüle; “Ey büyük sultanım!” demiş. “Şu öküzü siz buyurun, keçi benim, tavşan da tilki kardeşin olsun.” Aslan birdin çok kızmış ve “Bire küstah” demiş. “sen kim oluyorsun? Ben varken sana yap etmek düşer mi?” sonra da, bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş. Bu kez tilkiye dönüp; “Öyle aval aval bakma da paylaştır şu avları bakalım.” Demiş. Tilki; “Haşmetli sultanım!” diye başlamış söze. “Pay etmek haddim değil ama madem emir buyurdunuz söyleyeyim. Tavşan sabah kahvaltınız, öküz öğlen yemeğiniz olur. Keçiyi de akşam yersiniz.

Aslan bu paylaştırmadan çok haşlanmış ve tilkiye, bu kadar adil bir paylaştırmasını nereden öğrendiğini sormuş. Tilki de; “Yüce efendim!” demiş. “ Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim.”



AĞAÇ DİKEN İHTİYAR

Ağaç dikmekle meşgul yaşlı birisini gören padişah. Hoşbeşten sonra sormuş. “Büyük bir ihtimalle diktiğin ağaçların meyvesini yiyemeyecek- sin ne diye uğraşıyorsun?”

Yaşlı adam; “Oğul” demiş. “Bizden evvelkilerin ağaçların meyvelerini biz yedik bizim diktiklerimizin meyvesini bizden sonrakiler yesinler diye uğraşıyorum.”

Bu cevap padişahın çok hoşuna gitmiş ve çıkarıp bir kese altın vermiş. İhtiyar; “Allah’a hamd ederim ki başkalarının diktiği fidanlar seneler sonra meyve verirken benim diktiklerim daha dikerken meyveye durdular. Diyerek cömert yabancıya teşekkür etmiş.

Bu cevapta padişahın hoşuna gitmiş ve çıkarıp yaşlı adama bir kese altın daha vermiş. Aksakallı ihtiyar; “Allah’ıma şükürler olsun ki başkalarının diktiği fidanlar senede bir kez meyve verdiği halde benim diktiklerimi iki defa meyve verdiler.”

Padişah ihtiyarın bu cevabına da hayran kalmış ve çıkardığı bir kese altını verdikten sonra yanındaki zata dönüp burada daha fazla durmayalım, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.

CEVİZ AĞACI

(Çocuk, elleri ceplerinde cevizleri şakırdatarak girer.)

ÇOCUK : (Mutlu bir ifadeyle)Bugün içinizdeki en mutlu çocuk benim. Çünkü bugün doğum günüm… Yalnız benim değil, ağacımın da doğum günü… Ne o? Şaşırdınız mı? Ne yani, ağaçların doğum günü olamaz ma? Olur, olur. Bal gibi olur!

İsterseniz baştan anlatayım. Öğretmenimiz beni çağırdı. Orman Haftası ile ilgili ne yapabilirsin diye sordu. Ben şaşırdım tabii. Anneme, babama sordum. Şiir oku dediler. Sonra dedem geldi aklıma. Onun benim için diktiği ceviz ağacını hatırladım. Bununla ilgili bir şeyler anlatmak hoş olur diye düşündüm. İşte, anlatıyorum…

Efendim, ben doğunca dedem de çok sevinmiş. Küçük bahçesine bir ceviz ağacı dikmiş. Çünkü bahçesinde elma var, armut var, erik, incir ne ararsanız var. Sadece ceviz ağacı yok. O da benim için ceviz ağacını uygun görmüş… Geçen yaz dedemin köyüne gitmiştik. Ağacım ne kadar da büyümüş! Tatil boyunca ona su verdim. Gölgesinde oynadım. Dallarına konan kuşların türküsünü dinledim.



Birkaç gün önce dedem geldi. Gelirken bana ceviz de getirmiş. (Cevizleri gösterir.) Nereden mi ? Benim ağacımdan… Fazla değil ama olsun .. İsterdim ki her çocuğun meyve ağacı olsun. Çocuklar ağacı, ormanı daha çok sevsin. (Cevizleri önde oturanlara dağıtır. Seyircileri selamlayarak çıkar.)



























DOĞANIN ÖFKESİ

Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir köyü varmış. Dağın tepesindeki evinde, yeşillikler ve kuş sesleri içinde mutlu yaşayıp gidermiş.

Bir yaz günüymüş. Köylü, işlerini bitirip, bir ağacın altına oturmuş. Ta aşağıdaki ekili, yemyeşil tarlalara bakıp içini çekmiş : “ Benim de böyle bir tarlam olsa, eker biçerdim. Para kazanır, daha mutlu yaşardım” diye düşünmüş. Hep bu düşünceyle yatıp kalkmaya başlamış… Bir gün kararını vermiş. Ormandaki ağaçları kesip, tarla açmış. Toprağı sürdükten sonra buğday ekmiş.

İlk yıl ovadaki kadar olmasa da iyi ürün almış. Sonraları verim düşmüş. Ağaç, ağacın kökleri tutmazsa yamaç yerde toprak durur mu? Yağmur suları alıp götürmeye başlamış toprağı. Alt taraftan kayalar görünür olmuş. Köylü , yine de toprağı ekip biçmeyi sürdürmüş.

Sıcak mı sıcak bir yaz günüymüş. Köylü, ekini (buğdayı) kesip toplamış. Dövenle dövmüş. Taneleri saplardan temizlemek için savurması gerek. Rüzgar olmayınca ne yapsın? Dua etmiş Tanrı’ ya.

Çok geçmemiş, öyle bir rüzgar çıkmış ki, her şeyi savurup atmış. Ayakta zor duran köylü, kızıp köpürmüş :

“ Buğdayımı mahvettin! Tüh sana! ” demiş, tükürmüş rüzgara. Rüzgar da, bir üflemiş : tükürük gerisin geri, “ Şap!” diye köylünün yüzüne çarpmış.

Çaresiz kalan köylü, oracığa çöküp ağlamaya başlamış. Islak yüzünü rüzgara dönerek : “ Sana tüküreceğime, kendi yüzüme tükürmeliymişim. Bunu sen hatırlattın bana. Ama göre bak, kestiğim her ağacın yerine bir fidan dikeceğim. Burayı yine cennet yapacağım.” demiş.

Köylü, biriktirebildiği parayla fidanlar alıp dikmiş. Ne yazık ki, fidanların büyüyüp, kocaman ağaç olduklarını görememiş. O ormanda çocukları yaşıyormuş şimdi.

















AĞAÇLARIN TOPLANTISI

Meraklı Ayşe, arkadaşı sincaptan bugün ağaçların çok önemli bir toplantı yapacaklarını duymuştu. Ağaçlardan izin alarak toplantıyı katılmak istediğini söyledi.

Toplantıyı büyük çınar ağacı başlatmıştı.

- Arkadaşlar! Bugün burada ağaçların karşılaştıkları sıkıntıları dinlemek üzere toplanmış bulunuyoruz. Hepiniz hoş geldiniz, dedi.

Daha sonra çam ağacı söz aldı.

- Geçen hafta pikniğe gelenler piknik ateşini söndürmeden gidince neredeyse kül oluyorduk. Fil ve arkadaşları yangını büyümeden söndürdüler. Böylelikle büyük bir felaketi de önlemiş oldular.

Elma, armut, kayısı, şeftali ve birçok meyve ağacını temsilen kiraz ağacı konuşmaya başladı.

- Bizler hayvanlara, insanlara faydalı olalım diye bol bol meyve veriyoruz. Ama bazı çocuklar meyveleri yemiyor, çürütüp çöpe atıyor. Çocukların bol bol meyve yemesi gerekiyor. Bizler bu duruma çok üzülüyoruz, dedi.

Söğüt ağacına sıra gelmişti.

-Ormandaki bazı hayvanlar ve yaramaz çocuklar dallarımızı kopartıyor, bize:

-Ormandaki bazı hayvanlar ve yaramaz çocuklar dallarımızı kopartıyor, bize zarar veriyorlar, dedi.

Ayşe bir köşede kızararak ağaçları dinliyordu. Sıkıntıdan ter içinde kalmıştı.

Palamut ağacı:

- Arkadaşlar biliyoruz ki ağaçtan yapılan masa, sandalye, dolap, oyuncaklar ve -

Çınar ağacı tekrar söze başladı:

- Arkadaşlar! Hepiniz haklısınız. Ayrıca biz ağaçların canlılara sayılamayacak kadar çok yararları vardı. Havayı temizliyor, güçlü köklerimizle toprağı sıkıca tutuyoruz.

Toprak kayması ve sel baskınlarını da önlüyoruz. Birçok hayvan da ormanda yaşıyor. Onlara ev sahipliği yapıyoruz, diyerek sözlerine devam ediyordu.

Ayşe toplantının sonuna kadar kalmak istiyordu ama hava kararmaya başlamıştı. Eve gitmek için izin alarak toplantıdan ayrıldı.

Ertesi gün okula giden Ayşe , toplantıda duyduklarını, ağaçların yararlarını arkadaşlarına tek tek anlattı. Öğretmeni de Ayşe’ye teşekkür etti.

Öğrenciler ve öğretmenleri doğayı ve yaşadıkları çevreyi temiz tutmaya ve korumaya söz verdiler. Bütün kasabada ağaç dikme kampanyası başlattılar. Ayşe, arkadaşları ve ağaçlar artık çok mutluydu.



















YARDIMSEVER ÖMER

Güzel ve güneşli bir gündü. Ömer ve annesi küçük kardeşlerini teyzelerine bırakarak alış verişe çıktılar.

Önce kasaptan tavuk eti ve ciğer aldılar. Parasını ödeyerek kasaptan ayrıldılar. Pazara gitmek için caddeden karşıya geçmeleri gerekiyordu. Trafik polisi düdüğünü çalarak araçları durdurdu. Yayalar karşıdan karşıya geçtiler.

Caddeyi geçtikten sonra Pazar yerine geldiler. Pazarda her türlü sevme ve meyve vardı. Önce pırasa, havuç, lahana, patates, aldılar. Poşetler ağır olduğu için Ömer de annesine yardım ediyordu.

Meyve almak için pazarın içine doğru yürümeye başladılar. Hava çok sıcaktı, Pazar da çok kalabalıktı.

Birden; “İmdat cüzdanımı çaldılar, yakalayın!” diye bir ses duyuldu. Hırsız adam cüzdanı çalmış kaçıyor, polis de kovalıyordu. Ömer ve annesi de olay yerine geldiler. Bir de ne görsünler komşuları yaşlı Hasan dede yerde baygın yatıyor. Zavallı yaşlı Hasan dede cüzdanı çalınınca korkudan ve sıcaktan bayılmış.



Ambulansa heber verildi.l az sonra ambulans geldi. Ömer, annesi vee yaşlı Hasan dede ambulansa binerek hastaneye gittiler. Doktor, Hasan dedeyi muayene etti ve hemşireye serum takmasını söyledi. Yaşlı Hasan dede 4-5 saat sonra kendine gelebildi.

Ömer ve annesi yaşlı Hasan dedeyi bir taksiye bindirerek evine götürdüler. Olayı duyan komşuları, yaşlı Hasan dedeyi ziyarete geldiler. Birden kapı çalındı. Gelen polisti, hırsız yakalanıp hapishaneye atılmıştı. Cüzdanı getirip Hasan dedeye teslim etti. Yaşlı dede:

- Teşekkür ederim, dedi.

Ömer ve annesi de Hasan dedeye: Geçmiş olsun! Diyerek oradan ayrıldılar. Teyzesinden kardeşini alarak eve geldiler. Ömer, akşam olanları babasına, olanları bir bir anlattı. Babası:

- Yavrum başkasına ait olan hiçbir şey alınmaz. Hırsızlık çok kötü bir davranıştır. Yaşlı Hasan dedenin başına da kötü şeyler gelebilirdi. Annenle ve seninle komşumuz Hasan dedeye yardım ettiğiniz için gurur duyuyorum, diyerek onlara sarıldı.



AKBABA VE ÇAYLAK

Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar.

Hava berrak, her taraf yeşilliklerle kaplıydı. Etrafı seyrede seyrede yükseldiler. Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu.

Artık bir hayli yüksekteydiler.

Akbaba çaylağa dedi ki:

-Uağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

-Bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.

Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi: “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” Diye düşündü.

Akbaba:

Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözü ne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

-Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?

Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.

Akbaba gördüğü buğday tanesinden gözünü ayırmıyor, ona yaklaştıkça heyecanlanıyordu.

Çaylak, hemen o yakınlardaki ağaca kondu. Akbaba, buğday tanesine doğru uçtu.

Fakat ne yazık ki o bir tuzağın buğdayıydı.

Akbaba,buğdayı alayım derken tuzağa yakalandı.

Zavallı akbaba, bir buğday tanesi için tuzağa esir olacağını bilemedi.

Düşünmedi ki her sedef, içinde inci taşımaz. Her tuzağa esir olacağını bilemedi.

Akbabanın tuzağa tutulduğunu gören aylak ona seslenerek:

- Arkadaş, tuzağı göremedikten sonra, taneyi görmüşsün bundan ne çıkar?…. dedi.

KÜÇÜK KIRMIZI BALIK

Eskiden, çeşik çeşit balıkların yaşadığı kocaman bir deniz varmış. Bu denizde Küçük Kırmızı Balık da yaşarmış.

Küçük Kırmızı Balık çok alımlı, çok güzelmiş. Görenler oına hayran olurmuş. Kırmızı pulları, güneş ışığında pırıl pırıl parlıyormuş. Kara gözlü bir balıkmış. Yüzgeci, beyaz bir tülü andırıyormuş.

Küçük Kırmızı Balık, güzel olmasına güzelmiş ama kimseyi beğenmezmiş. Hiçbir balıkla oynamaz, herkese tepeden bakarmış.

Aynı yaşta olan diğer küçük balıklar, onunla oynamak istermiş. ;O ise ince, tatlı sesiyle:

-Ben güzelim. Sizin gibi çirkin balıklarla arkadaşlık edemem. Oyun oynamak istemem, dermiş. Sonra da yavaşça kendini sulara bırakır, süzüle süzüle uzaklaşırmış.

Güneşli bir yaz sabahı, yüzgeçlerini yelpaze gibi sallayarak uyanmış. Sabah kahvaltısını yapıp hemen gezintiye çıkmış.

Bir deniz yıldızı ona hayran hayran bakmış. Biraz ötede bir deniz kestanesi:

- Merhaba. Demiş.

Küçük Kırmızı Balık şöyle bir bakmış. Sonra da kendini beğenmiş tavrıyla oradan uzaklaşmış. Suların serinliği çok hoşuna gitmiş. Ne kadar uzaklaştığını bile anlayamamış. Birden kocaman bir balık görmüş. Kocaman balık, iri dişlerini göstererek Küçük Kırmızı Balık’a yaklaşmış. O da ne yapacağını şaşırmış. Kaçması imkansızmış. Olanca kuvvetiyle bağırmaya başlamış. Öylesine bağırmış ki sesini kısa zamanda bütün balıklar duymuşlar. Hemen Kırmızı Balık’ın yardımına koşmuşlar.Bu sırada kocaman balık iyice yaklaşmış, ağzını açmış. Küçük Kırmızı Balık7ı yiyeceği sırada neye uğradığını anlayamamış. Yardıma gelen balıklar, kocaman balığın kuyruğunu, yüzgeçlerinin, sırtını ısırmaya başlamışlar. Kocaman balığın canı çok yanmış. Kurtuluşu kaçmakta bulmuş.Küçük Kırmızı Balık, kurtulduğu için çok sevinmiş. Arkadaşlarından da özür dilemiş.Dış güzelliğin değil, huy güzelliğinin gerçek güzellik olduğunu anlamış.

-Beni bağışlayın. Bir daha sizi üzmeyeceğim. Hatamı anladım. Kendini beğenmek, iyi bir davranış değil, demiş.

Defalarca özür dilemiş.

O günden sonra bütün balıklar, Küçük Kırmızı Balık’ı daha çok sevmişler. Artık balıklar huzur içinde yaşamaya başlamışlar.

ALİŞ ÇOBAN

Aliş Çoban, yetim bir çocuktu. İşi, yürekli bir yakınının sürülerini otlatmaktı. Bir gün kendisine hızla yaklaşan bir atlı gördü. İri yarı, pala bıyıklı bir adamdı. Aliş Çoban’ın yanına varınca, atını durdurup seslendi:

-Hey çocuk, dedi. Zengin olmak ister misin?

Aliş, bu beklenmedik soru karşısında biraz şaşırmıştı. Gülümseyerek cevap verdi:

- Zengin olamayı kim istemez ki. Ama nasıl?

- Şu koyunları bana sat. Sana binlerce lira veririm.

- Nasıl olur? dedi Aliş. Bu koyunlar benim değil ki, bunlar bana emanet.

Pala bıyıklı adam bir kahkaha attı.

-Şu düşündüğün şeye bak, dedi. Sahibi nereden görecek? Paraları alır, ortalıktan kaybolursun.

- Hayır diye başını salladı Aliş Çoban. Ben emanete hıyanetlik edemem. Sahibi görmese bile, Allah görmüyor mu? Hadi git başımdan.



O anda, beklenmedik bir şey oldu. Pala bıyıklı adam, attan inip Aliş’i kucaklayıp öptü.

- Aferin sana Aliş, dedi. Sen artık benim çobanım değil, oğlumsun. Sonra da Aliş’in meraklı bakışları altında, takmış olduğu takma bıyığını çıkartıp attı.

Meğer bu garip adam, Aliş’in dürüstlüğünü sınamaya gelen sürülerin sahibi değilmiymiş!























ANDROKLE VE ASLAN

Bir zamanlar zalim bir adamın Androkle diye bir kölesi vardı. Androktle bir fırsatını bularak yanından kaçtı. Ormana sığındı. Ne yapacağını bilemez bir halde ağaçlar arasında dolaşırken önüne bir aslan çıktı. Önce hemen kaçmayı düşündü ise de aslanın ağlıyormuş gibi ses çıkardığını inlediğini gördü.

Androkle hayvanın yanına yaklaşınca aslan pençesini uzattı. Hayvanın pençesi kan içinde idi. Büyük bir diken etine girmiş yarmıştı. Androkle hemen dikeni çıkardı ve gömleğinden yırttığı bir parça bezle de hayvanın yarasını sardı.

Aslan Androkle’ye ne kadar minnettar kaldığını göstermek istercesine sarıldı ve bir köpek gibi eline yaladı. Daha sonra da Androkle’yi kendi inine götürdü. Yarası kısa bir zamanda iyileşen aslan her gün ormana çıkıyor avlanıyor, efendisi Androkle’ye yiyecek egetiriyordu.

Fakat bir gün beraberce avlandıkları bir sırada avcılar ikisini de yakalayarak bir sirke götürdüler. Aslana bir süre hiç yiyecek verilmeyecek ve ondan sonra da Androkle bu aç hayvanın önüne bırakılacaktı.

Androkle’nin aslanın önüne çıkarılacağı gün bütün şehir halkı meydanı doldurmuş; imparator ve saray ileri gelenleri ile localarındaki yerlerini almışlardı. Önce kendisine günlerdir yiyecek verilmeyen aslan getirildi. Kafesten çıkarılır çıkarılmaz meydanı dört dönmeye başladı. Parçalayacak birini aradı. Ardından Androkle de getirildi. Ve imparatorun locası önünde zincirleri çözüldü. Aslan kükreyerek kurbanın üzerine yürüdü. Fakat Androkle’nin önüne gelir gelmez onu tanıdı ve herkesin köleyi parçalayacağını sandığı bir sırada kucaklarcasına Androkle’ye sarıldı.

İmparator böyle bir manzarayı ilk defa görmüştü. Androkle’nin huzuruna getirilmesini emretti ve ona kim olduğunu sordu. Androkle’de başından geçenleri imparatora anlattı. Onun hikayesi imparator ve yanındakilerin derinden etkiledi. İmparator Androkle’yi affederek serbest bıraktı. Aslanın da kendisinin özgür hayatını sürdürmesi için yeniden ormana bırakmasını emretti.







PİYES:

HAYVANLARI SEVİYORUM

(Anne, koltuğa oturmuş gazete okumaktadır. Tolga, avuçlarının arasında sıkı sıkı tuttuğu şeyle “fındık faresi” girer)

TOLGA:

- Anne, bugün günlerden ne?

ANNE: Perşembe.

TOLGA: Onu sormuyorum.

ANNE: 4 Ekim.

TOLGA: Hayır anne, onu da sormuyorum. Bugün özel bir gün. Ben onu soruyorum.

ANNE: Bu gün hayvanları Koruma Günü’ydü. Sen onuf soruyorksun.

TOLGA: Aferin! Bunu bildin anneciğim. Şimdi de avuçlarımın arasındakini bil bakalım.

ANNE: (Merakla) yaaa, demek avuçlarının arasında bir hayvan var, öyle mi?

TOLGA: Evet, bir lhayvan var.

ANNE: Çok da küçükmüş. Zavallıcık!

TOLGA: Evet, küçük. Fındık kadar bir şey.

ANNE: Ay! Ne duygulu bur çocuksun Tolga. Dremek bugün bir hayvanı koruyorsun?

TOLGA: (Sabırsızca) Evet, anne… hayvanın adını soruyorum!

ANNE: Kedi mi?

TOLGA: Olur mu anne? Koskoca kedi avucuma sığar mı hiç?

ANNE: Ne bileyim yavrum? Belki bir kedi yavrusudur?

TOLGA:(Sert) O da avucuma sığmaz!

ANNE: O kadar küçük demek ki. O zaman olsa olsa fare olur bu.

TOLGA: (Sevinçle zıplar. Avuçlarını açar) Fare ya! Nasıl da bildrin şıp diye?

ANNE: Ayyy! (Koltuğun üstüne çıkar) Tolga! Çıkar şu hayvanı buradan. Gözüm görmesin!

TOLGA: (Seyircilere bakarak) Şu büyüklarimiz de çok tuhaf! Hayvanları koruyalım derler. Sonra da kaldırıp atmamızı isterler!(Söylene söylene odadan çıkar.)

ASLAN VE ÖKÜZLER

Günlerdir ağzına bir şey koyamamış aslan, bir çayırda otlayan üç öküz gördü. Öküzlerden birini kendi bulunduğu tarafa doğru çekerek parçalamak istedi ise de başarılı olamadı. Daha sonra, üçüne karşı cepheden hücumu denedi, fakat hemen bir daire halinde savunmaya geçen öküzler karşısında aslan, nasıl saldırırsa saldırsın, öküzlerin boynuzları ile karşılaşıyordu.

Aslan, bunun üzerine bir plan tasarladı. Öküzlerin, birbirleri aleyhine kötü sözler söylediklerini yaydı. Aralarına fitne soktu. O zamana kadar birbirlerinden ayrılmayan öküzler de, başka yerlerde otlamak için bir anda dağıldılar. Aslanın istediği de zaten buydu. .böylece, üçü beraber otlarken öküzlere hiçbir şey yapamayan aslan, onları teker teker yakaladı, parçaladı ve yedi.

ANA FİKİR: Birlik ve beraberlikten kuvvet doğar.





GÜVERCİN VE ARKADAŞLARI

Bir şehrin kenarında kuşların çok bulunduğu bir yer varmış. Avcılar buraya sık sık gelirmiş.

Bir gün bir avcı, sırtında bir ağ, elinde bir sopa ile gelmiş. Ağını atmış, üstüne taneleri serpmiş. Bir yere gizlenerek beklemeye başlamış. Çok geçmeden bir sürü güvercin gelmiş. Güvercinlerin bir beyi varmış. Ağları fark edememişler. Taneleri yemeye başlamışlar ve tuzağın iççine düşmüşler. Avcı, durma çok sevinmiş. Güvercinler,y kurtulmak için çırpınmaya başlamışlar. Fakat kurtulamamışlar.

Güvercinlerin beyi demiş ki:

- Buradan kurtulabilmek için birlikte hareket edelim. Hiçbiriniz kendi canını üstün tutmasın. Hepimiz birlikte tek bir kuş gibi uçalım. Böylece, hep birlikte kurtulalım.Bunun üzerine güvercinler, ep birlikte kanat çırpmışlar, uçmaya başlamışlar. Gökyüzüne yükselmişler.Avcının bu duruma canı sıkılmış. Fakat ümidini kesmemiş. Nasıl olsa düşerler diye, güvercinlerin gittikleri yönlere doğru koşmaya başlamış.Güvercinler, avcının peşlerinde olduğunu görmüşler. Avcıya görünmemek için şehrin üzerinden uçmaya karar vermişler. Avcı, şehrin içinden güvercinleri takip edememiş. Ümidini keserek takipten vazgeçmiş.

Güvercinlerin beyinin bir fare dostu vardı. Güvercinleri sarmış olanağı kesmesi için ona gitmeye kara verirler.

Güvercinler, uça uça farelerin bulunduğu yere ulaşmışlar. Farenin adı Zeyrek’miş.

Güvercinlerin beyi:

- Zeyrek, diye seslenmiş.

Zeyrek:

- Sen kimsin? Diye sormuş.

- Ben senin dostunum. Güvercinlerin be,işim.

Fare hemen koşmuş. Dostunun ayağındaki ipleri dişleriyle kesmeye başlamış. Güvercinlerin beyi buna razı olmamış.

- Önce arkadaşlarımı kurtar, sonra bana gel, demiş.

Bunun üzerine fare:

- Işte benim seni sevmemin sebebi de bu huyun ya! Demiş. Fare bütün ağı parçalamış. Güvercinler de böylece kurtulmuş.



MIZIKACILAR

Uzaklarda, çok uzaklarda bir köy varmış. Bizim Çilli Horoz da bu köyde yaşıyormuş.

Günlerden bir gün, sahibi, horozu kesmek istemiş. O da evden kaçmış. Yolda yürürken kediye rastlamış. Kedi eskisi gibi fare tutamıyormuş. Bu yüzden onu evden atmışlar. Horoz ile kedi arkadaş olmuşlar. Ormana doğru yürümeye başlamışlar. Çok geçmeden önlerine bir köpek çıkmış. Zavallının sırtı yara bere içindeymiş. Onu her gün dövüyorlarmış. İki arkadaş köpeği de aralarına almışlar. Yola devam etmişler. Biraz gittikten sonra önlerine yaşlı bir eşek çıkmış. Sahibi onu, eskisi gibi taşıyamadığı için sokağa atmış.

Üç arkadaş, eşeğe :

-Biz şehre mızıkacılık yapmaya gidiyoruz. İstersen bizimle gelebilirsin, demişler.

Eşekte onlara katılmış. Böylece dört arkadaş, birbirlerinden güç alarak yollarına devam etmişler.

Akşam olmuş. Kedi ile horoz bir ağaca çıkmışlar. Eşekle köpek ise ağacın altına yatmışlar. Bu sırada horoz, uzakta bir ışık görmüş. Hemen arkadaşlarına haber vermiş.

Dört arkadaş, geceyi güvenli bir yerde geçirmek umuduyla ışığa doğru yürümüşler. Önlerine küçük bir ev çıkmış. Eşek, içeriye bakınca ne görsün ? Hırsızlar, bir masanın başına oturmuş, yemek yiyorlarmış. Dört arkadaş hemen bir plan yapmışlar.

Köpek, eşeğin üzerine çıkmış. Köpeğin üzerine kedi, kedinin üzerine de horoz çıkmış. Sonra hep bir ağızdan bağırmaya başlamışlar. Neye uğradıklarını anlayamayan hırsızlar, evden kaçıp gitmişler.

Dört arkadaş, o şirin eve yerleşmişler. Yemişler, içmişler. Sırası geldikçe de çalışmışlar. Birlikte mutlu bir hayat sürmüşler.















ASLAN VE YUNUSBALIĞI

Hayvanlar kıralı bir gün, deniz kenarında mağrur bir eda ile gezinirken su üstünde güneşlenen bir yunus balığı gördü: “Merhaba yunus balığı” diye gürledi. “seni gördüğüme çok sevindim uzun zamandır seninle birlikte olmak istiyordum. Ben hayvanlar kralıyım sen de balıklar kıralı. Eğer ikimiz bir birlik kurarsak kimse sırtımızı yere getiremez.”

Yunus balığı “dediklerin doğru cevabını verdi.

Bir süre sonra yine deniz kenarına gelen aslan sahilde gezinen boğa ile amansız bir kavgaya tutuştu. Kavganın kendisi için iyi gitmediği bir sırada aslan yunus balığından yardım istedi. Gel gelelim yunus balığı denizdan çıkıp kendisine yardım edecek durumda değildi. Bununla birlikte aslan kısa bir zaman sonra üstünlüğünü kabul ettirdiği boğayı kaçırdı. Daha sonra yunus balığına dönerek onu azarladı.Sen ne biçimsin arkadaşsın. Boğa beni öldürebilirdi sen ise bana yardım için kılını kıpırdatmadın.Yunus balığı sesiz kalarak aslana şunları söyledi: “ Aslan kardeş kendimize dost ararken onların sadece güçlü kuvvetli olmalarını değil bir güçlükle karşılaştığımız zaman size yardım edebilecek duygulara sahip olup olmadıklarına daha dikkat etmeliyiz.”

AKBABA VE ÇAYLAK

Akbaba ile çaylak, güneşli bir yaz günü, beraberce uçuşa çıkmışlar.

Hava berrak, her taraf yeşilliklerle kaplıydı. Etrafı seyrede seyrede yükseldiler. Yükseldikçe içlerindeki uçma isteği artıyordu.

Artık bir hayli yüksekteydiler.

Akbaba çaylağa dedi ki:

- Uağı benden daha fazla gören bir kuş veya bir insan olduğunu zannetmiyorum.Çaylak, akbabanın bu sözlerinde biraz övünme kokusu aldı.

- Bu bir iddiadır. İddiayı ortaya atmak kolaydır. Fakat ispatı gerekir. Haydi bakalım, şu ovanın etrafında neler görüyorsun? Bana söyle.Akbaba, çaylağın inanmamış görünmesine biraz içerledi: “Ona gördüklerimden öyle bir şey söyleyeyim ki, benim gözlerimin ne keskin olduğunu anlasın.” Diye düşündü.

Akbaba:

Eğer sözüme inanırsan, ovanın şu tarafındaki ağaçların yanında bir tanecik buğday görüyorum, dedi.

Bunu söyledikten sonra gururla çaylağa baktı. Akbabanın bu sözü ne çaylak şaşırdı. Fakat soğukkanlılığını elden bırakmadı:

-Pekala! Haydi öyleyse, inelim bakalım! Sözün doğru mudur? Gerçekten orada bir buğday tanesi var mıdır?

Birlikte, hızla aşağıya doğru süzüldüler.


Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-26 show above.)